insanca yaşam projesi

AVRUPA BÖLGESİ İNSAN HAKLARI SİSTEMİ

Bu sayfa içeriğinin ms word kopyası tıklayınız.

Avrupa Konseyi

Kuruluş ve üyelik süreci:

İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupa'da yaptığı siyasal, toplumsal ve ekonomik çöküntü yeni bir Avrupa'nın kurulması düşüncesinin benimsenmesine yol açmıştır. Avrupa'da kurulacak birliğin yeni diktatörlüklerin doğmasını, Avrupa'nın yok edici bir savaşın içine tekrar düşmesini önleyecektir.

Birleşmiş Milletler örgütü de bu amaçla ortak değerlere sahip bölgesel kuruluşlara ağırlık verilmesi gereğini duymuş ve bunları teşvik etmiştir. Böylece 16 Avrupa ülkesinden gelen delegelerin katılımıyla 1948 yılında La Haye’de bir Avrupa kongresi toplanmış ve bir Avrupa birliği kurulması çarşısında bulunmuştur. Bu çağrının içerisinde ”düşünce, toplantı, düşünceyi açıklama özgürlüklerinin ve siyasal muhalefetin serbestçe yürütülmesini güvence altına alacak bir insan hakları temel yasasının kaleme alınması ve bu yasanın uygulanmasını sağlamada gerekli yaptırımları yerine getirme yetkisine sahip bir insan hakları divanının kurulması” da öngörülüyordu. Avrupa Konseyi işte bu La Haye Kongresi ile başlayan sürecin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. 10 Batı Avrupa Ülkesi (Belçika, Fransa, Lüksemburg, Holanda, İngiltere, Danimarka, Norveç, İrlanda, İtalya ve İsveç) 5 Mayıs 1949 tarihinde Londra'da Avrupa Konseyi Statüsü’nü imzaladılar. Konsey’in bugün itibariyle 45 üyesi bulunmaktadır. Konsey Statüsü 1949’da yürürlüğe girmiştir. Türkiye Statü’yü aynı yıl onaylamış ve Avrupa Konseyi—ne üye olmuştur.

Konseyi'in Yapısı:

  1. Bakanlar Komitesi: Konsey üyesi Devletlerin dışişleri bakanlarından yada her Üyenin Avrupa Konseyi'ndeki daimi temsilcisinden oluşur. Bakanlar Komitesi Avrupa Konseyi'nin karar organıdır.
  2. Parlamenterler Meclisi: Eski adı "Danışma Meclisi'dir."Avrupa Konseyinin müzakere organıdır. Adı Parlamenterler Meclisi olmasına karşılık bu meclisin yasama yetkisi yoktur. Sadece bir danışma organıdır. Bakanlar Komitesi'ne önerilerde bulunur. Parlamenterler Meclisi Üyeleri ve yedekleri her Üye Devletin parlamentosu tarafından kendi üyeleri arasından seçilir. Mecliste Türkiye 12 üye ile temsil edilmektedir.
  3. Genel Sekreterlik: Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcısı ve gerekli görevlilerden oluşur. Sekreterlikte Avrupa Konseyi'nin uğraş alanına giren birçok müdürlük vardır. (İnsan Hakları, Hukuk İşleri, Yerel ve Bölgesel Kuruluşlar, Sosyal Sorunlar, Sağlık, Çevre Müdürlükleri vs.) Genel Sekreter faaliyetlerinde dolayı Bakanlar Komitesi'ne karşı sorunludur.

Faaliyetler:

Avrupa Konseyi'nin amaçları arasında yer alan ilkelerin en önemlisi insan hakları ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi ve korunmasıdır. Konsey Statüsü'nün 3. maddesinde her Üye Devletin hukukun üstünlüğü ilkesini ve kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanma ilkesini kabul ettiği açıkça belirtilmiştir. Statü bununla da yetinmeyerek 8. maddesinde insan haklarına ve temel özgürlüklere uymayan, bunları ciddi bir biçimde çiğneyen Üye Devletlerin Konsey'den çıkarılması yolunu düzenleyerek insan haklarına saygılı olma kuralını bir yaptırıma da bağlamıştır.

Avrupa Konseyi kurulur kurulmaz insan haklarının korunması ve geliştirilmesine öncelik vermiş, en kısa sürede Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin hazırlanması çalışmalarına başlamıştır. Bu amaçla 12 Temmuz 1949 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Divanı Statüsü tasarıları Bakanlar Komitesi'ne sunulmuştur. Devletler Sözleşmeyi son haliyle 4 Kasım 1950 tarihinde Roma'da imzalamışlardır. Bu yüzden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi zaman zaman Roma Sözleşmesi adıyla da anılmaktadır. Bu Sözleşme 1957 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu Kuran Antlaşma olan Roma Antlaşması ile karıştırılmamalıdır.

Sözleşme'nin Özellikleri

Sözleşme'nin giriş kısmında 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ne atıfta bulunulmaktadır. Burada Sözleşme'nin amacının Bildirge'deki birtakım hakların kolektif olarak uygulanması olduğu belirtilmektedir.

Sözleşme ve Sözleşme'ye ekli protokoller Birleşmiş Milletlerce kabul edilen Sözleşmelerde "medeni ve siyasal haklar" yada "kişisel ve siyasal haklar" da denilen ve bizim Anayasamızda "Kişinin Hakları ve Ödevleri" Bölümünde yer alan klasik-liberal (birinci kuşak) hak ve özgürlüklerin bir bölümünü içermektedir. Avrupa Konseyi sosyal ve ekonomik hakları ayrı bir sözleşme olan Avrupa Sosyal Şartı ile düzenlemiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yer alan haklar yukarıda belirtildiği gibi sınırlı sayıda oldukları gibi bu haklar ayrıntılı bir şekilde de düzenlenmemişlerdir. Diğer bir deyişle bu Sözleşme tüm temel hak ve hürriyetleri kapsayıp güvence altına almamaktadır. Ancak, sonradan çıkarılan protokoller ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Divan'ın içtihatları ile Sözleşme'nin kapsamı genişletilmiştir. (örnek: Divan'ın çevre kirliliği ve gürültü kirliliğini 8. maddenin koruma kapsamına aldığı kararları)

Sözleşme ve ek protokollerle güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklere kimi devletlerce iki yönlü kısıtlama getirilmiştir: i) çekince koyma ii) protokolleri onaylamama

Sözleşme ve ek Protokollerde yer alan hak ve özgürlükler şunlardır:

1. Protokol
4. Protokol
6. Protokol

Ölüm cezasını savaş ve yakın savaş durumları dışında kaldıran protokol. (Türkiye bu protokolü onaylamıştır.)

7. Protokol
12. Protokol

Eşitlik ilkesi (henüz yürürlüğe girmedi)

13. Protokol

Ölüm cezasını koşulsuz olarak kaldıran Protokol (Temmuz 2003'te yürürlüğe girdi. Türkiye henüz onaylamadı)

Sözleşme'nin Diğer Özellikleri:

Koruma Sistemi:

11. Protokol öncesi:

Bu sistemde koruma Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Adalet Divanı ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi olmak üzere üç organın bir araya gelmesinden oluşmaktaydı. Sözleşme ile öngörülen haklardan herhangi birisinin ihlal edildiği iddiasına dayanarak bir başvuru yapıldığında öncelikle Komisyon bu başvurunun kabul edilir olup olmadığı konusunda bir karar vermekteydi. Eğer Komisyon başvurunun kabul edilmez olduğu düşüncesinde ise bu bağlayıcı ve davayı sona erdiren bir kararla tespit edilmekteydi. Diğer denetim organları Komisyon kabul edilebilirlik kararı vermiş ise devreye girmekteydi. Belirli bir süre içerisinde Divana gidilmiş olup olmamasına göre karar bizzat komisyon tarafından tespit kararı veya Bakanlar komitesi tarafından "resolution" biçiminde verilmekteydi. Divana gitme yetkisi Komisyon dışında sadece katılan devlete verilmişti. Bireylerin Divana gitme yetkisi yoktu.

11. Protokol sonrası:

11. Protokol 1 Kasım 1998'de yürürlüğe girmiştir. Buna göre kurulan yeni Mahkeme sürekli görev yapan bir mahkemedir. Mahkeme Komiteler, Daireler ve Büyük Daire şeklinde çalışır. (md. 27/1) Komiteler her Daire bünyesinde üç hakimden oluşurlar ve daha önceki sistemde Komisyon'un yaptığı ön incelemeyi yaparlar. Ancak Komite Komisyon'daki delegelerden farklı olarak hakimlerden oluşmaktadır. Bu anlamda ön incelemenin yeni sistemde hukukileştiğinden bahsedilebilir. Daireler yedi hakimden oluşurlar. Bunlar kabul edilebilirlik kararı verme ve işin esasına bakma yetkisine sahiptirler. Ancak Daireler belirli bir davada bu yetkiyi Büyük Daire'ye de bırakabilirler. Büyük Daire önceki kararlarla bağdaşmayacak bir karar verme durumu olduğunda (md. 30) veya istisnai olarak temyiz mahkemesi olarak üç ay içerisinde Daire kararına karşı verilen kararlarda, Bakanlar Komitesi'nin istemi üzerine Sözleşme'nin yorumu konularında yetkilidir.

Mahkeme'de hakimler kendi adlarına görev yaparlar ve hiçbir devleti temsil etmezler.

Sözleşme'nin Uygulanması:

Sözleşme'nin 1. maddesi Sözleşme hükümlerinin kişi, konu, yer ve zaman bakımından uygulanmasını düzenlemektedir.

Kişi yönünden yetki:

Sözleşme ilke olarak 'actio popularis'i kabul etmiş değildir. Devlet başvurusu hariç Mahkeme'ye şikayetle başvurabilmek için, dava hakkı sahibi olmak, yani başvuruda geniş anlamda menfaat unsurunun bulunması gerekir.

- Kime karşı başvuruda bulunulabilir? - Kimler başvuruda bulunabilir?

Bu konular Sözleşme'nin 33. ve 34. maddelerde düzenlenmiştir.

Buna göre, başvurular ancak Sözleşmeci Devletlere karşı yapılabilir. Özel kişilere karşı başvuruda bulunulamaz. Ama bazen hak ve yükümlülüğün yerine getirilmesi devlet tarafından pozitif tedbirlerin yerine getirilmesini gerektirir.(ör:Airey/Irlanda, X,Y/Hollanda) Bu durumlarda pozitif edim yükümlülüğüne dayanarak yine Devlete karşı başvuru imkanı vardır. Devlet ülkesindeki yabancı güçlerin ihlalinden sorumlu değildir. Sorumluluk egemenlikle sınırlıdır.

Diğer yandan, Mahkeme'ye başvuruda bulunabilecekler 'Sözleşmeye taraf olan Devletler', 'kişiler' ve 'hükümet dışı kuruluşlardır (NGO).

Devletler: Devletlere başvuru yetkisi somut bir menfaati korumak için değil Sözleşmeden doğan kamu düzeninin korunması için tanınmıştır. Devlet'in kendisine zarar verildiğini ne ileri sürmesine ne de kanıtlamasına gerek vardır. İhlal iddiasının ileriye sürülmesi yeterlidir. Bu tipik bir 'actio popularis'dir.

Bireysel başvurular: Gerçek kişiler: Gerçek kişinin hangi uyrukta olduğu, o Devlet ülkesinde ikamet ediyor olup olmadığı önemli değildir. Kişinin ulusal hukukuna göre hakkını kullanabilme yeteneğine sahip olması reşit, mümeyyiz olması gerekmez. Kişinin kısıtlı, hatta akıl hastası yada tutuklu olması doğrudan başvurmasına engel değildir. Gerçek kişiler yasal temsilcileri eliyle de mahkemeye başvurabilirler.

Özel hukuk tüzel kişileri: Dernekler, vakıflar, siyasi partiler, sendikalar, ticari ortaklıklar gibi özel hukuk tüzel kişileri de başvuruda bulunabilirler. Bu tüzel kişiler üyelerinin haklarını korumak için değil, tüzel kişi olarak bizzat kendi haklarını korumak amacıyla başvurabilir. Kamu hukuku tüzel kişilerine gelince Komisyon bunların yaptığı başvuruları ”kamu hukuku tüzel kişilerinin yaptığı başvuruları”, ’hükümet dışı’ kavramına girmedikleri gerekçesiyle reddetmiştir.

Tüzel kişiliği olmayan kişi toplulukları: Bu toplulukların başvuruda bulunabilmeleri için ya topluluğu oluşturan bireylerin başvuruyu imzalamaları ya da başvuran temsilciye temsil yetkisi vermeleri gerekmektedir.

Mağdur olmak: 34. maddeye göre başvurucunun Sözleşme taraflarından birisi tarafından ihlalinden bir menfaatinin zarar gördüğü iddiasında olması gerekmektedir. Bu menfaat kişisel, doğrudan ve güncel olmalıdır. Diğer bir deyişle, başvuruda bulunabilmek için bireyin mağdur olması, Sözleşme hükmünün kendisi konusunda somut şekilde çiğnenmiş olması gerekmektedir. Ancak bu maddi-manevi zarara uğramak ile aynı değildir. Bu hüküm bireylere soyut olarak bir kanunun sırf Sözleşmeye aykırı düştüğünden yakınmak olanağı tanımaz.

Bununla beraber, bir kanunun sırf mevcudiyeti bireyi doğrudan etkilemekte ise bu kanun kişinin hakları ihlal etmiş olur. Bu kapsamda, 'Klass and Others Almanya'ya karşı' davasında Mahkeme 'potansiyel mağdur' kavramını kabul etmiştir. Bu davada başvurucular telefon dinlenmesi konusunda yeterli güvenceleri içermeyen Alman kanununun kendilerini potansiyel olarak mağdur pozisyonuna soktuğunu iddia etmişlerdir. Kişilerin telefonlarının söz konusu kanun hükümleri uyarınca dinlenip dinlenmediği belli değildir. Ancak, bu yapılmış olsaydı dahi mağdurların bundan haberinin olması mümkün değildir. Bu sebeple Mahkeme başvurucuların mağdur statüsünü kabul etmiştir.

Devlet başvurusu ile bireysel başvuru arasındaki temel fark bireysel başvuruda somut bir mağdur aranmasına karşılık devlet başvurusunda buna ihtiyaç olmamasıdır. Bireysel başvurunun mağdur olduğu iddiasındaki kişiler veya onların adına yapılması gerekir. Bu kişiler şikayet konusu önlemlerden doğrudan doğruya etkilenmiş olduklarını kanıtlamak zorundadırlar. (Open Door kararı) Zararın varlığı ise her zaman mağdur statüsüne bağlı değildir. Bu davada tazminat ödenmesi ile ilgili bir konudur.

Dolaylı mağdur: Kimi durumlarda doğruda mağdur ile Mahkeme'ye başvuran kişi arasında özel ve yakın bir ilişkinin bulunması menfaat koşulu açısından yeterli sayılmaktadır. Gerçek mağdurun ölüm veya başka bir nedenle başvuru yetkisini bizzat kullanmasının mümkün olmaması halinde anne, baba, kardeş vb. hem gerçek mağdur adına, hem de ihlalin kendilerini de mağdur ettiği gerekçesiyle mahkeme'ye başvurması mümkündür. (ör: Kurt/Türkiye, Oğur/Türkiye, Çakıcı/Türkiye).

Yer yönünden yetki:

Sözleşme'nin 1. maddesine göre Sözleşmeci Devletler yetki alanları içerisindeki her bireye burada belirtilen hak ve hürriyetleri tanımayı taahhüt etmişlerdir. Bu anlamda Devletlerin ülkeleri dışında gerçekleştirdikleri eylemler dahil bazen Sözleşme altında Devletin sorumluluğunu ortaya çıkarabilir. Örneğin, Kıbrıs davasında Türkiye kendi ülkesi sınırları dışında gerçekleştirdiği eylemler dolayısıyla sorumlu tutulmuştur. Burada önemli nokta devletin egemenlik yetkisini kullanmasıdır. Kıbrıs davasında Mahkeme Türkiye'nin bölgedeki eylemleri dolayısıyla sorumluluğunu tespit ederken Türkiye'nin bölgede askeri ve ekonomik kontrol sağlamış olmasına dayanmıştır. Buna karşılık Bankovich davasında NATO güçlerinin eski Yugoslavya topraklarını bombalaması sebebiyle verdiği zararlar söz konusu olduğunda Mahkeme havadan bombalamanın Kıbrıs davasındaki gibi bir egemenlik kullanımı olmadığı sonucuna varmıştır.

Zaman bakımından yetki:

Sözleşme'nin zaman bakımından uygulanması konusunda geriye yürümezlik kuralı işlemektedir. Sözleşme her taraf olan devlet için o Devletin Sözleşmeye taraf olduğu tarihten itibaren yürürlük kazanır. Bunun istisnası, Sözleşme hükümleri ihlalinin mütemadi bir hal almasıdır. Eğer devletin eylemi Sözleşme'ye taraf olmadan önce başlamış ve taraf olduktan sonra da devam etmekte ise, Devleti Sözleşme hükümlerine göre sorumlu tutmak mümkündür. (ör: De Becker/Belçika).

İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı:

Sözleşme'nin 35. maddesine göre bir Devlet aleyhine başvuruda bulunabilmek için öncelikle o Devletteki iç hukuk yollarının tüketilmiş olması gerekir. Ancak bu kuralın işletilebilmesi için o Devletteki hukuk yollarının fiilen ulaşılabilen ve sonuç alma olanağı bulunan, etkili yollar olması gerekir. Ayrıca, kararı alan makama başvuru, ombudsman gibi yerlere başvuru bu iç hukuk yolları arasında sayılmaz. Bazı durumlarda, iç hukuk yollarının tüketilmesine gerek yoktur. Bunlar: - iç hukuk yolunun etkisiz olması (ör: Akdıvar kararı),- açık bir ulusal yasa hükmünün bulunması ve yasa ile Sözleşme hükmünün açıkça çatışması (ör: Campbell/Birleşik Krallık), - Yerleşmiş bir yargı içtihadının bulunması (ör: De Wilde kararı), - Sözleşmeye aykırı yerleşmiş yönetsel uygulamaların varlığı (ör: İrlanda/İngiltere),- Davanın sürüncemede kalması, makul bir sürede sonuçlanmaması, Engelleme (ör: Reed/Birleşik Krallık)

Altı ay kuralı:

İç hukuk yollarını tüketen son kararın alındığı tarihten itibaren 6 ay içerisinde Mahkeme'ye başvurulabilir.

Başvurunun açıkça temelden yoksun olmaması:

Başvurunun anonim veya daha önce görülen ve karara bağlanan bir dava ile aynı olmaması.

Mahkeme'nin vereceği kararın niteliği:

Mahkeme'nin vereceği karar ihlalin varlığının veya yokluğunun tespiti ve ihlal var ise ve bunun sonucunda bir zarar söz konusu ise tazminat ödenmesi yönünde olabilir. Mahkeme bunların dışında Sözleşmeci Devletin belirli bir şekilde hareket etmesine yönelik bir karar veremez. Ayrıca, Mahkeme'nin kararı iç hukukta doğrudan doğruya uygulama kabiliyetine sahip bir karar da değildir. Bu karar otomatik olarak iç hukukta gerçekleştirilen yargılamanın yenilenmesi sonucunu da doğurmaz. Ancak, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'na 2002 yılında eklenen 327/a no'lu fıkra şu düzenlemeyi getirmektedir:

"Kesinleşmiş bir ceza hükmünün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki Protokollerin ihlali suretiyle verildiği saptandığında ihlalin niteliği ve ağırlığı bakımından Sözleşmenin 41 maddesine göre hükmedilmiş olan tazminatla giderilemeyecek sonuçlar doğurduğu anlaşılırsa; Adalet Bakanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunan veya yasal temsilcisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde Yargıtay Birinci Başkanlığından muhakemenin iadesi isteminde bulunabilirler."

Görülüyor ki 2002 yılında yapılan değişikliklerle birlikte belli şartlar altında Türk hukukunda da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının muhakemenin iadesi sonucunu doğurmasının yolu açılmıştır.

Avrupa Birliği Hukuku'nda İnsan Haklarının Korunması

Günümüzdeki Avrupa Birliğinin temellerini atan kurucu sözleşmelerin - Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Sözleşmesi, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu Sözleşmesi ve Avrupa Ekonomik Topluluğu Sözleşmesi - değişiklik öncesi orijinal metinlerinde (ilgili görülebilecek kadın-erkek eşitliği ve eşitlik ilkesi konusunda diğer genel bir madde dışında) insan haklarının korunmasına ilişkin hükümler yer almamaktaydı. Esasen bu Sözleşmeler insan haklarından ziyade ekonomik kooperasyona ve bu temele dayalı olarak ortak güvenlik ihtiyacına hizmet ediyorlardı. Ancak Toplulukların ilk kuruldukları yıllardan itibare Avrupa Topluluğu Adalet Divanı (ATAD) Sözleşmeleri uygulanması konusunda insan hakları talepleri ile karşı karşıya kalmıştır. Divan ilk olarak Stauder/City of ULM (Case 29/69) kararında 1969 yılında insan hakları ile çelişen Topluluk mevzuatını iptal edeceğini beyan etmiştir. Dava konusu ihtilaf sosyal yardım kapsamında menfaat sahiplerine ucuz tereyağı sağlanmasına ilişkin bir Topluluk Planının uygulanması sebebiyle ortaya çıkmıştır. Davacı tereyağı almak için kullanılan kupon üzerinde kendi isim ve adresinin bulunması şartının ayrımcılık yasağı ilkesine aykırı olduğunu ileriye sürmüş ve planın bu şartının iptalini talep etmiştir. ATAD ise planın menfaat sahibinin isminin ve adresinin kupon üzerine yazılmasını zorunlu kılmadığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir. Ancak, burada altı çizilmesi gereken nokta ATAD'ın planın temel hak ve hürriyetlere aykırı olduğunu saptaması halinde bu AT hukuku tasarrufunu iptal edeceğini beyan etmesidir.

Mahkeme 1970 yılında verdiği International Handelsgesellschaft (Case 11/70) kararında bu içtihadını geliştirmiştir. Bu dava da Ortak Tarım Politikasının uygulanması hakkındadır. Dava konusu Topluluk kuralına göre birtakım tarım ürünlerinin ihracı önceden ihracat lisansı alınması ve depozito ödenmesi koşuluna bağlanmıştır. Davacılar lisan süresi içerisinde ihracatı gerçekleştiremedikleri için ödedikleri depozitoya el konulması sebebiyle Alman Hukukuna göre temel hak ve hürriyetlerin ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. ATAD ise Topluluk Mevzuatının temel hak ve hürriyetlere aykırılığının Üye Devletlerin iç hukukuna göre değil ancak Topluluk Hukukunun kriterlerine göre tespit edilebileceğinin belirterek davacıların talebini reddetmiştir. Ancak bu kararda önem taşıyan nokta ATAD'ın temel hak ve hürriyetlerin Mahkeme tarafından korunan hukukun genel ilkelerinin bir parçasını teşkil ettiğini belirtmesidir. Bu haklar Üye Devletlerin ortak anayasal geleneklerinden doğar ve Topluluk tarafından korunurlar.

ATAD 1973 yılında verdiği Nold/Komisyon (Case 4/73) kararında bu içtihadını daha da ileriye götürmüştür. Bu davada Mahkeme biraz önce belirttiğim Üye Devletlerin ortak anayasal geleneklerinin saptanmasında temel hak ve hürriyetleri koruyan uluslararası antlaşmaların kullanılabileceğini belirtmiştir. Tabi bu yorum akla hemen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin uygulanmasını getirmektedir. Nitekim Üye Devletlerin tamamı bu Sözleşmeye taraftır. Daha sonraları ATAD Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini hukukun genel ilkelerinin ifadesi olarak Üye Devletlerin ortak anayasal geleneklerinin saptanmasında pek çok kez kullanmıştır. Bu kararlar arasında 1975 tarihli Rutili kararı, 1979 tarihli National Panasonic ve yakın zamanlarda verilen Hoechst AG/Komisyon kararları sayılabilir.

Ancak, ATAD'ın bu genişletici ve dinamik yorumuna karşılık yakın zamana kadar temel hak ve hürriyetler konusu AT mevzuatında düzenlenmemiştir. Bu noktada Avrupa Parlamentosunun sonuçsuz kalan birtakım çabaları olduğunu değinmek gerekir. 1973 tarihli Avrupa Kimliği Beyannamesi, 1978'deki Demokrasi Beyannamesi, 1983'deki Avrupa Birliği Beyannamesi ve 1986'daki İnsan Hakları Beyannamesi bu konuda Avrupa Parlamentosu'nca alınana ancak bağlayıcı niteliği olmayan pek çok karardan sadece birkaçıdır. Bu dönemde Parlamento'nun yasama yetkisi son derece sınırlı olduğu için bu çabalar herhangi bir sonuç getirmemiş esas yasama organı olan Konsey'i harekete geçirememiştir. Burada bahsedilen Konsey bugün Avrupa Birliği'nin bir organı olan Konsey'dir ve Avrupa Birliği Üyesi Devletlerin Hükümet temsilcilerinden oluşur. Bir de Avrupa Birliği'nin hükümet başkanlarından oluşan European Council adı verilen bir oluşum vardır ki bu kurucu Antlaşmaların hazırlanması ve temel politikaların belirlenmesinde ön plana çıkar. Bu organın adının Avrupa Konseyi'in İngilizcesi olan Council of Europe ile karıştırılmaması gerekir. Council of Europe Avrupa Konseyi Statüsü ile 1949 yılında kurulan Uluslar arası organizasyonu ifade ederken European Council bundan tamamen farklı supranasyonal bir yapı olan Avrupa Birliğinin bir organıdır.

Temel hak ve hürriyetlerin korunmasına değinin ilk kurucu antlaşma 1986 yılında kabul edilen Avrupa Tek Senedidir. Bu belge kurumsal yapıda önemli değişiklikler yaparken önsözünde "özgürlük, eşitlik ve sosyal adaletin Avrupa yapılanmasının temel taşları" olduğuna değinilmiştir. Ancak, bu ifade temel hak ve hürriyetleri Avrupa Topluluğunun yetki alanına dahil etmemiştir.

Kurucu antlaşmalarda temel hak ve hürriyetlerin korunması yönünde daha önemlibir gelişme Maastricht Antlaşması ile sağlanmıştır. Maastrich Antlaşması Avrupa Birliği'ni Kuran Antlaşmayı yürürlüğe sokmuş ve Avrupa Topluluğu Antlaşmasında da önemli değişiklikler yapmıştır. Avrupa Birliğini Kuran Antlaşma'nın F2 maddesi "Birliğin Topluluk mevzuatının bir parçası olarak Üye Devletlerin ortak anayasal geleneklerinin bir ifadesi olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından garanti edilen temel hak ve hürriyetlere, hukukun genel prensipleri olarak saygı göstermesi gerektiği" belirtilmektedir.

Yine Maastcicht Antlaşası ile getirilen diğer bir hüküm de Avrupa Topluluğu Antlaşmasının 130u(2) maddesinde yer almıştır. Bu madde Topluluğun kalkınmada kooperasyona ilişkin politikasının demokrasinin gelişmesi ve pekişmesi, hukuk devleti, insan haklarına ve temel hak ve hürriyetlere saygının yerleşmesine katkıda bulunacağına değinilmektedir.

Maastricht Antlaşması hükümlerinin ATAD'ın temel hak ve hürriyetleri yorum yoluyla koruyan kararlarına bir derece meşruiyet kazandırdığı söylenebilirse de temel hak ve hürriyetleri düzenleme konusunda Topluluğa genel bir yetki verdiğini söylemek mümkün değildir.

Bu durum ise ciddi bir hukuki belirsizlik yaratmıştır. Avrupa Birliği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin hukukun genel prensiplerinin ifadesi olan anayasal gelenekler bazında uygularken Sözleşme ile hukuken bağlı değildir. Ve birçok olayda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile ATAD birbiriyle çelişen kararlar vermişlerdir. Ortaya ilginç sorunlar çıkmıştır. Örneğin Hoechst AG/Komisyon davasında ATAD Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinde ifadesini bulan özel yaşamın gizliliği ve evin korunmasına ilişkin hakkın ticari işyerlerini kapsamayacağına hükmetmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bundan 1 yıl kadar sonra Niemietz davasında işyerlerinin de 8. madde uygulamasında "ev" kapsamı içerisinde sayılacağını belirtmiştir. Yine benzer bir çatışma cinsel tercihlerin korunması konusunda ortaya çıkmıştır. Grant/South - West Trains davasında ATAD cinsel tercihlerin Topluluk Mevzuatında düzenlenen eşitlik ilkesi kapsamında korunmayacağına hükmetmiştir. ATAD'ın bu kararına göre uygulama yapan Birleşik Krallık ise Lustig, Prean, Beckett davasında eşcinsel eğilimli askerleri ordudan ihraç ettiği için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinden ihlal ettiği gerekçesiyle mahkum edilmiştir. Üstelik Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu kararda "uygulanan hukuk" başlığı altında doğrudan doğruya ATAD'ın vermiş olduğu kararı değerlendirmiştir. Şurası açıktır ki, Avrupa Topluluğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile bağlı olsaydı ATAD bu uygulamayı sadece eşitlik ilkesi bakımından değerlendirmekle kalmayacak, uygulamanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin önceki içtihadı doğrultusunda özel yaşamın gizliliği hakkının düzenlendiği 8. maddeye de aykırılığını tespit edecekti.

Sonuç olarak ortaya çıkan belirsizliği gidermek gerekmektedir. Bunun için ilk düşünülen yöntem Avrupa Topluluğu'nun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olmasıdır. Ancak burada bir sorun karşımıza çıkmaktadır. Biraz önce belirttiğim gibi, Avrupa Topluluğunun insan hakları ve temel hak ve hürriyetleri düzenleme veya bu konuda uluslar arası anlaşmaları imzalamaya yetkili olup olmadığı tartışmalıdır. Bu sebeple, Komisyon bu konuda görüş almak üzere ATAD'a başvuruda bulunmuştur. ATAD ise 1996 yılında yayınlanan 2/94 Sayılı kararında mevcut düzenlemeler çerçevesinde Topluluğun insan hakları konusunda bir uluslar arası anlaşma imzalama yetkisi bulunmadığını belirterek bu konuda bir yasama işleminin gerekli olduğuna karar vermiştir.

1 Mayıs 1999'da yürürlüğe giren Amsterdam Antlaşması ise Kurucu Antlaşmalarda önemli değişiklikler yapmasına karşılık bu durumu değiştirmemiştir. Avrupa Topluluğu Antlaşmasının 220. maddesine eklenen hükümle ATAD Avrupa Topluluğu kurumlarının insan haklarına saygılı davranıp davranmadıklarını denetleme konusunda yetkilendirilmiştir.

Avrupa Birliği Antlaşmasında ise 6. madde eski F2 numaralı maddede olduğu gibi insan haklarına saygı prensibini düzenlemektedir. Bu anlamda Amsterdam Antlaşması önemli bir değişiklik getirmemiştir. Önemli olan değişilik Antlaşmanın 7. maddesinde yer almaktadır. Buna göre, temel hak ve hürriyetleri ihlal eden bir devletin Antlaşma'dan kaynaklanan birtakım haklarının askıya alınmasına imkan veren bir usul getirilmiştir. Bu tedbirlerin arasında devlet temsilcisinin oy verme yetkisinin askıya alınması dahi vardır. Görüldüğü gibi Amsterdam Antlaşması insan haklarını ihlal eden devletlere karşı ciddi bir yaptırım mekanizması getirmektedir. Ayrıca Avrupa Birliği Antlaşması'nın aday ülkelerde aranacak kriterleri düzenleyen 49. maddesine, biraz önce andığım 6. maddede düzenlenen insan haklarına saygı yükümlülüğüne uyma koşulu da eklenmiştir. Böylece, temel hak ve hürriyetlere saygı üyelik için aranan başlıca koşullardan birisi haline gelmiştir.

Amsterdam Antlaşması'nı takiben 10 Mart 2001'de Nice Antlaşması Avrupa Birliği Resmi Gazetesi'nde yayınlamıştır. Nice Antlaşması Avrupa Birliği Antlaşması'nın 7. maddesine yeni bir mekanizma daha eklemiştir. Buna göre, Konsey temel hak ve hürriyetlerin ihlal edilmesi riskinin varlığını tespit ettiği takdirde ilgili devlete tavsiyelerde bulunabilecektir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olma fikri gerçekleşmeyince Avrupa Birliğinde temel hak ve hürriyetleri düzenleyen yeni bir belge oluşturma fikri ağır basmıştır. Ancak, Amsterdam Antlaşması dahi insan hakları ve temel hak ve hürriyetleri düzenleme yetkisini Avrupa Topluluğuna vermiş değildir. Bu nedenle, bu tür bir belgenin bağlayıcılık kazanabilmesi için kurucu antlaşma niteliğinde bir yasama tasarrufuna ihtiyaç bulunmaktadır. 3-4 Haziran 1999'da Cologne Hükümet ve Devlet Başkanları Zirvesi (European Council) temel hak ve hürriyetleri düzenleyen bir şartın hazırlanmasını kararlaştırmıştır. 15- 16 Ekim 1999'da Tampere Hükümet ve Devlet Başkanları Zirvesi'nde ise Avrupa Birliği Temel Haklar Şartının hazırlanması konusunda izlenecek metod kararlaştırılmıştır. 2 Ekim 2000'de Şart kabul edilmiştir. Ancak, Nice Antlaşmasının imzalandığı 7 Aralık 2000 tarihli Avrupa Birliği Hükümet ve Devlet Başkanları Zirvesinde kurucu antlaşmalarda Şarta gönderme yapmama kararı verilmiştir. Bunun sonucu ise biraz önce bahsettiğim gibi Şartın bir kurucu antlaşma statüsü kazanmaması ve hukuken bağlayıcı olmamasıdır. Şartın hukuki statüsüne ilişkin görüşmeler ise Ocak 2002'de başlayan Avrupa'nın geleceği hakkındaki görüşmelerde önemli bir yer işgal etmektedir.

(Şartın yapısı ve düzenlediği haklar konusunda da tanıtıcı bir açıklama yapıldı.)