insanca yaşam projesi

Panel - Hasan Gemici (20.02.2004)

Bu sayfa içeriğinin ms word kopyası tıklayınız.

Sayın belediye başkan yardımcım, sayın halk eğitim müdürüm, sivil toplum kuruluşlarının çok değerli üyeleri, sevgili Kadıköylüler, saygıdeğer konuklar... Kadıköy Belediye Başkanlığının, sivil toplum kuruluşları ile işbirliğiyle yürüttüğü "İnsanca Yaşam" projesi kapsamında "demokrasi ve insan hakları için toplumsal işbirliği" konulu toplantıda sizlerle birlikte olmaktan büyük mutluluk duymaktayım. Hepinizi selamlıyorum.

Konuşmamı 5 bölümde yapmayı planladım: 1. Bölümde demokrasi ve insan hakları toplumsal işbirliği konularında genel bir yaklaşım getirdikten sonra 2. Bölümde sivil toplum kuruluşları, gönüllü kuruluşlar ve gönüllülük konularını ele alacağım. 3. Bölümde toplum kalkınması ve sosyal sorunların çözümünde sivil toplum kuruluşları, devlet, kamu işbirliğinin önemi ve 1997 yılından 2002 yılına kadar 55., 56. ve 57. hükümetlerde sürdürdüğüm devlet bakanlığı görevim sırasında sosyal hizmetler ve sosyal yardım konularında edindiğim deneyimleri sizlerle paylaşmaya çalışacağım. 4. ve son bölümde ise yaklaşan yerel seçimleri göz önünde tutarak yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları işbirliği konusundaki görüşlerimi sizlerle paylaşacağım. Son bölümde sizlerden gelen soruları konuşarak konuşmamı bitireceğim.

Ele alacağımız konular son derece önemli, geniş ve ucu alabildiğince açık konular. Konuşulacak çok şey var. Konuşmama bir fıkra ile başlamak istiyorum: Yine benim gibi bir konuşmacı bir konferansta uzun uzun konuşuyor. Konuştukça vaktin nasıl geçtiğini anlayamıyor. Bir zaman sonra salondaki insanlar homurdanmaya başlıyorlar. O da konuşmayı çok uzattığını anlıyor. Salona "haklısınız konuşmamı uzattım. Ama yanıma saatimi almamışım. O yüzden zamanı belirleyemedim" diyor. Salondan biri ayağa kalkıp: "beyefendi tamam saatiniz yok. Ama duvardaki takvimi de görmüyor musunuz?" diyor. Umarım böyle bir duruma düşmem. Bugün sizleri sıkmadan konuşmamı bitirmeye çalışacağım.

Değerli katılımcılar, salonda hanımefendiler çoğunlukta. Bilimde, teknolojide, iletişimde son 20-30 yılda meydana gelen büyük gelişmeler sonucu ekonomik ve sosyal ilişkilerin iç içe geçtiği bir dünyada yaşamaktayız. Bu gelişmeler ulusal ve uluslararası hukuk sistemlerini etkilemiş, insanlığın ortak değerlerini geliştirerek yeni anlayışlar, yeni değerler oluşturmuş, ülkeler ve insanlar arasındaki yakınlaşma ve işbirliği en üst düzeye ulaşmıştır.

Artık yaşadığımız dünya insan hakları şemsiyesi altında kadın, çocuk, özürlü, yaşlı, çalışan haklarının ve çevre ile ilgili duyarlılıkların önem kazandığı, bu konulardaki ölçütlerin uluslar arası sözleşmelerle güvence altına alındığı ve yine bu konularda uygulamaların, devletler ve topluma düşen yükümlülüklerin tüm dünyadaki insanlar ve ülkeler arasında denetlendiği bir dönemde yaşamaktayız. Bu bağlamda demokrasi anlayışları da büyük ölçüde değişmiş, gelişmiş ve çağdaş toplumlarda yönetimle ilgili kararların sadece yönetenler tarafından alındığı klasik devlet anlayışı yerine katılımcı demokrasi anlayışı benimsenmeye başlamıştır. Katılımcı demokrasini en temel unsurları ise sivil toplum kuruluşları, gönüllü kuruluşlardır. Sivil toplum kuruluşları, ülke yönetimi ve toplumsal sorunlar karşısında kamuoyu oluşturma, merkezi ve yerel yönetimlerin denetlenmesi işlevlerinin yanında çözümler üretmekte, sorumluluk almakta ve bu şekilde hem demokrasinin gelişmesine katkıda bulunmakta hem de toplumsal kalkınmaya katkıda bulunmaktadırlar. Sivil toplum kuruluşları, insani ya da toplumsal bir amaç etrafında bir araya gelen gönüllü insanların oluşturduğu dinamik, toplumsal duyarlılıkları temsil eden ve dile getiren kuruluşlardır. Tek tek bireylerde varolan arzuları, beklentileri, düşünceleri, iş yapma, yardım etme duygularını, sevgi şefkat ve merhamet duygularını topluma taşıyan köprü kuruluşlardır.

Gönüllü insan ise her bireyin toplumun bir parçası olduğu düşüncesinden hareketle, ben de bir şeyler yapmalıyım düşüncesiyle zamanını, emeğini, bilgisini, maddi olanaklarını insani ya da toplumsal bir amaç için ortaya koyan insandır. Gönüllü çalışmalar içinde insanlar topluma yararlı olmanın hazzını yaşarlar ve kendilerine olan güven duyguları gelişir. Ayrıca kendisi gibi düşünen insanlarla bir arada olarak ait olma duygusunu yaşarlar. Gönüllü insanlar iş yaptıkça, insanlar için bir şeyler ürettikçe kendilerini daha iyi hissederler.

Bakanlığım sırasında zannediyorum Kartal veya Pendik civarında hayırsever bir vatandaş tarafından yapılan bir okul açılışına gitmiştik. 9. Cumhurbaşkanımız sayın S. Demirel ile birlikte. Sayın Demirel orada yaptığı konuşmada uzun uzun eğitimin öneminden bahsettikten sonra eğitime yapılan katkını son derece hayırlı bir iş olduğunu, bu işi yapanların mutlaka daha çok kazanacaklarını, kendilerini daha iyi hissedeceklerini anlattı. Birden durdu ve orada bulunanlara şöyle bir soru sordu: "şimdi bana bunu nereden bildiğimi soracaksınız. Yapın da görün." dedi. Gerçekten gönüllü bir hareketin içinde bulunan insanların kendilerine olan güvenleri artacaktır. Kendilerini daha iyi hissedeceklerdir. Ben de sayın Demirel gibi "yapın da görün" diyorum.

Ancak gönüllü olmak demek dilediğini, dilediği biçimde yapma özgürlüğü asla değildir. Gönüllülük bir disiplin işidir. Gönüllü olunan konuda da uzmanlık gerektiren bir iştir. Ayrıca hem gönüllü insanlar hem de sivil toplum kuruluşları kullandıkları kaynağın sonuçta kamu kaynağı olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Bu o toplumdaki insanların ortaya koyduğu, kamunun bir kaynağıdır. Kamu kaynağı tasarruf edilirken nasıl kılı kırk yarıyorsak sivil toplum kuruluşlarının da o kaynakları kullanırken o ölçüde dikkatli olmaları gerekmektedir.

Sivil toplum kuruluşları bağımsızlığını özenli kurmalıdır. Kamudaki kişi ve kuruluşlar karşısında ilkeli ve tutarlı bir işbirliği yürütmek zorundadırlar. Yoksa zaman içinde bağımsızlıklarını kaybederler. Bu saygınlıklarının da kaybolması demek. Bazı sivil toplum kuruluşları bir şekilde o bölgede ekonomik güç olarak ya da siyasi olarak güçlü insanların nüfusuna girmekte ve bir gölge sivil toplum kuruluşu şeklinde bütün fonksiyonlarını kısa sürede yitirebilmektedirler. Sivil toplum kuruluşlarının bağımsızlıkları, saygınlıkları açısından son derece önemlidir.

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de sivil toplum kuruluşları ve gönüllü hareket son yıllarda çok hızlı bir gelişme göstermiştir. Ülkemizde şu anda sivil toplum kuruluşları çok saygın bir durumdadır. Özellikle 17 Ağustos 1999 depremi sırasında ve sonrasında sivil toplum kuruluşlarının bölgede çok müthiş işler yaptığına şahit oldum. Bana göre ilerde ülkedeki sivil toplum hareketinin tarihi yazıldığında 17 Ağustos depremi ve sonrası çok büyük yer tutacaktır. Belki de bir dönüm noktası olarak ele alınabilir. Sivil toplum kuruluşlarının gelişmesi ve toplumdaki ilginin artması son derece sevindiricidir. Ancak sevindirici olmakla beraber bütün sivil toplum kuruluşlarına aynı şekilde bakılması, adı bir dernek ya da hayır kurumu olduğu zaman hiç sorgulamadan bir sempati ile yaklaşılması gerçekten çözümler üreten sivil toplum kuruluşları için bir haksız rekabet söz konusudur diye düşünürüm. Gerçekten iş yapan sivil toplum kuruluşlarıyla, başkanları ya da kurucularının siyasi ya da ticari beklentilerine hizmet eden, onlara medyada yer alma olanağı sunmaktan öte işlevi olmayan, kurulduktan sonra ortaya hiçbir ciddi proje koymamış olan sivil toplum kuruluşları, ki naylon sivil toplum kuruluşları da diyebiliriz... Gerçekten iş yapanla, bu naylon sivil toplum kuruluşlarını yan yana koymamak gerekir. Toplum olarak bir şeyleri ya çok yüceltiriz ya da yok sayarız. Ülkemizde de sivil toplum kuruluşlarını böyle bir yüceltme var. Bunu da doğal karşılıyorum. Ama bir taraftan da bu sivil toplum kuruluşlarının kendi gelişmesi içinde bu söylediğim noktalarda sorgulanmasında yarar görüyorum. Bakanlığım sırasında çok sayıda sivil toplum kuruluşu ile çalıştım. Örneğin bir sivil toplum kuruluşu sizden randevu ister. Adına bakarsınız gerçekten çarpıcıdır. İnsanlar için bir hayır kuruluşudur. Ama bakarsınız üye sayısı yönetim kurulu ile sınırlıdır. Ne yaptıklarını sorunca yaptığı bir şey de yoktur. Ama protokollerde, gazetelerde hep onlar vardır. Beni dinleyenler arasında çok sayıda sivil toplum kuruluşunun başkanının, yöneticisinin olduğunu düşünüyorum. Şimdi burada özellikle dile getirmek istediğim bir husus var: sivil toplum kuruluşları toplumu örgütlemekte, değiştirmekte ve bu arada kamuyu denetleme iddiasında olan kuruluştur. Böyle bir iddiası olan sivil toplum kuruluşların bence kendi kendini denetleyecek bir mekanizmayı da yine kendi kendilerine kurmaları gerekiyor. Ben bunu 2002 yılında bir toplantıda ifade etmiştim. Orada devlet mi denetleyecek, öyle bir şey mi isteniyor gibi bir düşünce olmuştu. Ben öyle bir şey demiyorum. Sivil toplum kuruluşlarının toplumu ve kamuyu, yerel yönetimleri denetleme iddiası var. o zaman bu iddia içinde bulunan kişilerin kendi özdenetim mekanizmalarını da kurmaları gerekir. Çünkü adına bakıyorsunuz gerçekten çok yaralı bir dernek. Örneğin, fakir çocuklara eğitim ve yardım derneği. Kurucuları kim? Bu insanların uzmanlıkları nedir? Hangi kaynakları nasıl kullanıyorlar? Yaptıkları işler nedir? Bunu bilmek o sivil toplum kuruluşlarına katkıda bulunabilecek insanların, hem de o derneklerle çalışmak isteyen gönüllü kuruluşların hakkıdır diye düşünüyorum. O derneğe sorsanız bu bilgileri alabilirsiniz. Ama bunun doğruluk derecesi nedir? bana göre aynı konuda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek, bir üst organizasyonla ve kendi kendilerini izleyecek bir sistem kurabilirler. Örneğim fakir çocuklara yardım derneğinin internet sitesine girildiği zaman, bu derneğin kurucusu, uzmanlık alanı, kaynakları, yaptıkları işlere buradan bakılabilir. Bakıldığı zaman bir sivil toplum kuruluşunda çalışmak isteyen bir gönüllü nerede çalışacağına daha kolay karar verir. Ya da bir sivil toplum kuruluşuna yardımda bulunmak isteyen, destek olmak isteyen bir hayırsever hangi derneğe yardım edeceğine daha kolay karar verir. Ya da örneğin gelişmiş ülkelerdeki pek çok insani vakıflar, dernekler Türkiye'de hangi partilerle çalışacaklarına daha kolay karar verebilirler. Yine kamuda görev yapan insanlar, karar vericiler, belediye başkanları bir dernek karşısına çıktığı zaman birçok soru işaretiyle görüşeceği yerde önceden o kuruluşla ilgili bilgi sahibi olup, daha net ve kolay sonuç ortaya çıkar. Bence bunun Türkiye'de tartışılmasında büyük yarar var. Bakanlıktan ayrılmadan önce bunu Dünya Bankası'ndan uzmanlarla konuşmuştum. Pek çok Avrupa ülkesinde benzer kuruluşlar olduğunu söylemişlerdi. Hatta ben onlara bir şekilde ulaşmaya çalışmıştım ama başaramamıştım. Zamanımız yetmemişti. Ben bunda büyük yarar görmekteyim. Sivil toplum kuruluşlarının kendilerini bu alanda sorgulamalarında büyük yarar görüyorum. Benim bu konuşmamdan sivil toplum kuruluşlarına karşı olduğum gibi bir sonuç çıkmasını da istemem. Türkiye'de sivil toplum kuruluşlarının yaptıkları işleri, güçlerini benim kadar yakından bilen, onlarla iç içe çalışmış, o çalışmaların sonucunu somut bir şekilde almış insan sayısı çok azdır. İnanılmaz işler başaran, çok özverili insanları tanımaktan bazen hayretler içinde kaldım, bazen çok büyük mutluluk duydum, bazen şaşırdım. Sivil toplum kuruluşlarının gücüne, demokrasiye olan katkısına herhalde Türkiye'de en çok inanan insanlardan bir tanesiyim. Ama bu anlamda sivil toplum kuruluşlarının kendi kendileri için böyle bir sorgulamaya girmelerinde büyük yayar görmekteyim.

Ben bir sosyal bilimci değilim, inşaat mühendisiyim. Kendi siyasi hayatım içinde devlet yönetiminde sosyal kurumlarda çalışmış bir arkadaşınızım. Demokrasi, insan hakları, sivil toplum kuruluşları, gönüllülük konularına genel bir yaklaşımda bulunduktan sonra sizlerle sosyal yardımlar, sosyal hizmetler ile ilgili bakanlığım süresince edindiğim bazı deneyimleri paylaşmak istiyorum. konuşacak çok şey var. Bazı konulara ana başlıklar altında deyineceğim.

Ben 1997 yılında sosyal hizmetlerden ve sosyal yardımlardan sorumlu devlet bakanı oldum. Bu göreve getirildiğim güne kadar mesleğim inşaat mühendisliği idi. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda daha çok enerji, sanayileşme, kömür konularında uzmanlaşmıştım. Zaten kendimde iş adamıydım. Ben bakan olduğumu öğrendiğimde bana böyle bir konu verileceğini bilmiyordum. Herhalde bana enerji ile ilgili bir kuruluşu bağlarlar, diye düşünürken sosyal yardım ve hizmetlerden sorumlu devlet bakanı olduğum açıklandı. Açık söylemek gerekirse bu konuyla ilgili bildiğim sadece sosyal yardımlar ve sosyal hizmetler kadardı. Sosyal konular, toplumdaki sosyal ihtiyaçlar nedir, bu konuda devletin yaptığı işler nedir açıkçası hiç bilmezdim. Görev verildi ve yapmak zorundaydım. İlk aylarda sabah 5-6 gibi bakanlığa gelerek dosyaları, daha önceki yazışmaları okuyarak, arkadaşlarla konuşarak kısa sürede o açığı kapatmaya çalıştım. Çok toplantıya giderdim. Genelde bakanlar toplantıya girer, oturum konuşması yapılır. Mutlaka önemli bir iş vardır ve başka bir tarafa çekilir gidilir. Ben toplantının sonuna kadar herkesi dinlemeye ve anlamaya çalışırdım. Bu bir süre insanların ilgisini çekti. Benden övgüyle söz etmeye başladılar. Gerçekten o toplantılarda o insanlardan çok şey öğrendim. O toplantılar sırasında, daha sonra makamımda dinlediğim insanlar sonucunda sivil toplum kuruluşlarının ne kakar önemli olduğunu çok çabuk fark ettim. Sivil toplum kuruluşlarına ayrı bir şekilde bakmaya çalıştım. O sırada Türkiye'nin hemen hemen her ilinde Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun yetiştirme yurtları, çocuk yuvaları, özürlülerle ilgili kuruluşları ya da huzurevleri vardır. Gittiğim yerlerde o kurumların koruma dernekleri ile özel olarak ilgilenmeye başladım. Onları valilerle, kaymakamlarla yaptığım konuşmalarda mutlaka yanıma aldım. Basına açıklama yaparken mutlaka yanıma aldım. Mutlaka gönüllü insanları dinledim. Sayın bakan derneklere, sivil toplum kuruluşlarına önem veriyor anlayışı yerleşti. Öyle olunca görev yapan insanlar derneklere daha çok önem vermeye başladılar. Dernekler daha rahat hareket etmeye başladı. O zamana kadar S.H.Ç.E.K. hep iç acıtıcı haberlerle gündeme gelirdi. Gün geçmez kötü bir hadise olurdu. Hepimizi çok rahatsız ederdi. 1998 yılından itibaren hem bizim yaptığımız projelerle, hem de gönüllü kuruluşların yakın ilgileri sonucunda -medyanın o kuruluşlara girmesi izne tabi idi- ben genel bir izin çıkardım. Bir medya kuruluşu dilediği zaman çekim yapabilir dedim. Kurum birden kamuoyuna açılmış oldu. Bir taraftan gönüllü insanlar, bir taraftan medya... Bazı çalışma arkadaşlarım bana karşı çıktı. Ama açık olsun, her şey daha sağlıklı olacaktır dedim. Görev sürem 2002 yılında bittiği zaman S.H.Ç.E.K. gerçekten kötü haberlerle değil de hep güzelliklerle gündeme gelen bir kuruluş haline gelmişti. Açık gönüllülükle söylüyorum, böyle bir sonuç alınmasında gönüllülere verilen değer ve gönüllülerin katkıları çok önemli olmuştur. Hatta S.H.Ç.E.K., Türkiye'de en çok bağış alan kurumlardan da bir tanesidir. Daha önceki yıllara göre değerlendirdiğiniz zaman 1999, 2000, 2001, 2002 yıllarında bağışlar iki kat artmıştır. İnsanlar o kuruma güvendiği zaman mutlaka o kuruma daha çok katkıda buluyorlar. Aldığımız sonuçta sivil toplum kuruluşlarının çok önemli olduğunu burada da ifade etmek istiyorum. Daha önce birlikte çalıştığımız çok sayıda arkadaşımız buradadır. Ben tüm gönüllü kuruluşlara aldığımız sonuç ve bize verdikleri katkı için burada özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Benim görev alanım sadece S.H.Ç.E.K. değildi. Özürlülerle ilgili konularda sivil toplum kuruluşlarıyla, özürlü aileleriyle çok güzel çalışmalar yaptık. 1998 yılınsan itibaren özürlüler konusu Türkiye gündemine girmeye başladı. Türkiye "özürlüler" gibi çok büyük bir toplumsal sorunu olduğunu o yıllarda fark etmeye başladı. Hiç unutmuyorum, KİT komisyonunda bir kamu kuruluşunun faaliyet raporunda "ülkemizde %10-12 dolayında, 8 milyon özürlü vardır." diyordu. Çok merak ettim, birden irkildim. O zaman nüfus 60-65 milyon... Mutlaka bir rakam hatası vardır diye düşündüm. Sorduğumda o rakamın doğru olduğunu söylediler. İlk defa o zaman fark etmiştim, Türkiye'de 7-8 milyon özürlü olduğunu. Özürlüler sesini 1998 yılından itibaren duyurmaya başladılar. Ama bu yine sivil toplum kuruluşları ile birlikte oldu. Özürlüler Avrupa'da hangi yasal haklara sahiplerse, Türkiye'de de o haklara sahiptir, diyebilirim. Bütün o yasal düzenlemeler 1998, 1999, 2000 yıllarında yapıldı. Biz özürlü dernekleriyle beraber uzmanlarımızla birlikte hazırladık. Onlarla birlikte mecliste kulis yaptık ve birlikte o yasaları çıkardık. Yasaların çıkması da değil, hayata ne kadar yansıdıkları önemli. inşallah önümüzdeki dönemlerde o yasalar da hayata geçer ve özürlü insanlarımızın hayatı daha da kolaylaşır. Türkiye'de özürlü eğitimini bu üç yıl içinde %100 e yakın artırdık. Milli Eğitim'in eğitim verdiği özürlü çocuk sayısı 1997 yılında 32.000'iken biz ayrıldığımızda 58.000-59.000'e çıkmıştı. Bunlar gerçekten çok ciddi, çok önemli rakamlar. Bunun yanında diğer sivil toplum kuruluşlarıyla da işbirliği yaptık. Bu özürlü insanlara, devlet ne yazık ki zamanında yeterince sahip çıkmamış. Bu özürlü ailelerde kendi aralarında dernekler kurarak kendi başlarının çaresine bakmaya çalışmışlar. Bir yer kiralayıp orada eğitim vermeye başlamışlar, bir arsa bulup temel atmışlar ama kaba inşaatı bitirip orada tıkanmışlar. Biz sosyal yardımlaşma ve dayanışma teşvik fonundan ,zaman zaman kanuna aykırı olduğu da iddia edildi ama ben doğru yaptığıma inanıyorum, bu özürlü kuruluşlarına kaynak aktardık. Çok büyük paralar da değildi. Ama verilen para o okulu bitirdi. Mesela herhangi bir bakanlığın bir yerde duran bir binası... o binaya 4-5 milyar masraf yapılarak orası bir eğitim yuvası haline getirildi. Bu tür uygulamalar için 2002 yılında benimle ilgili Yüksek Denetleme Kurulu, Sosyal yardımlaşma ve dayanışma teşvik fonunda usule aykırı işlemler ve ödemeler diye bir kitabın yarısını bana, benim usulsüz harcamalarımla ilgili ayırdı. Bana inanın, siyasi hiçbir şekilde kullanmamak şartıyla bunlar yapıldı. O para verildi, o inşaat başladı, orada eğitim, yapılmaya başladı. O küçük paralarla gerçekten büyük işler yapıldı. Belki bu şekilde 5000-6000 özürlü çocuk eğitim imkanına kavuştu.

Burada hanımlar çoğunlukta... Onlar da en az benim kadar bileceklerdir. Özürlü bir çocuğun eğitimi, sağlıklı bir çocuğun eğitiminden son derece önemli. Bir özürlü çocuğun eğitim aldıktan sonra pijamasını kendisinin giymesi, yemeğini kendisinin yemesi, dişlerini fırçalaması, kendi kendine tuvalete gidebilmesi bir ailenin bir anda yaşamını değiştirebiliyor. Biz o yasal sıkıntıları da aşarak, yasayı kendimize göre biraz daha farklı yorumlayarak çok sayıda özürlü okulunun açılmasını sağladık.

Sokakta yaşayan ve çalışan çocuklarla ilgili o dönemde çok başarılı çalışmalar yapıldı. o dönemde sokakta yaşayan ve çalışan çocuklara sokak çocukları deniyordu. Benim ilk tepki gösterdiğim olay oldu. Böyle bir isim olamaz. Bunlara artık sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar diyeceğiz dedim. Sevinerek görüyorum ki, şu an da böyle deniyor bu çocuklara. 1997 yılına kadar bu çocuklarla ilgili Türkiye'de bu çocuklara yardım edebilecek bir kuruluş, İzmir'de kadın kuruluşları platformunun yaptığı çok küçük bir yer vardı. Onun dışında yoktu. Her gün gazetelerde okuyordunuz. Bu çocukların bankamatiklerde birbirlerine sarılmış uyuduklarını, tacize uğradıklarını, köprüden düşüp öldüklerini acıyla izliyorduk. Herkes bu sorunu konuşuyordu. S.H.Ç.E.K.' da konuşulmuştu ama ortada iş yoktu. Ben insanların fikirlerini aldığımda herkes uzun uzun teorik olarak anlatıyordu. 1997 yılının sununda İstanbul'a geldim ve Kadıköy Belediyesi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, İstanbul Barosu Çocuk hakları komisyonu, Marmara Üniversitesi'nden Oğuz Polat, Sayın Türkan Saylan, Yusuf Kulca... Biz bu insanlarla bir araya geldik. O yıllarda insanlar artık sokakta yürüyemez hale geldiler. Her akşam bu çocuklarla ilgili bir haber yayınlanıyordu. Ben çok konuştuk, yakın zamanda bir şey yapmamız lazım dedim. Bir tarafından başlayalım dedim. O konuşmalar sırasında eskiden Atatürk Kız Lisesi olarak hizmet görmüş boş olan liseyi kısa zamanda onarıp bir merkez kurmaya karar verdik. Kadıköy rıhtımında bir karavanda çocuklara gezici hizmet verilecekti. Sayın Semai Öztürk'ün desteğiyle Küçükbakkalköy'de ilk adım istasyonunda çocukların ilk kabulleri ve ihtiyaçları görülecekti. Çok iddialı bir şekilde söylüyor olabilirim. Ben dünyadaki uygulamaları da yakından izliyorum. Şu anda sokakta yaşayan ve çalışan çocuklarla ilgili özellikle İstanbul'da, Türkiye modeli diyebileceğimiz bir çalışma modeli ortaya çıkmıştır ve dünyanın en başarılı modellerinden bir tanesidir. Şu anda İstanbul'da başlayan o hareket yine sivil toplum kuruluşları ile birlikte yapıldı. Pek çok çocuğun yaşamı oralarda kurtuldu. Ben ayrıldığım zaman İstanbul'da sadece İstanbul' da 11 tane bu şekilde merkezimiz var. Prefabrik yapıları yan yana getirdik. O yapılarda şu ana kadar belki de 500 çocuk yararlanmıştır. Bu çocuklar şu anda Florya'daki, Ataköy'deki kolejlerde okuyan son derece başarılı çocuklardır. Bu çocuklar zaten çok akıllı çocuklardır. Akıllı olmasa, kendine güvenmese sokağa çıkamaz zaten. Aile içi şiddet, ailenin sahiplenmemesi, aile içi olumsuz olaylar bu çocukları sokağa itiyor. Bu çocuklara fırsat verildiği zaman her alanda çok büyük başarı gösterebiliyorlar. Beyoğlu'nda 75. Yıl Çocuk Merkezi'miz var. orası da sivil toplum kuruluşları ile birlikte yapıldı. ben S.H.Ç.E.K.' da göreve başladığım zaman Türkiye'de kurumun 274 kuruluşu vardı. Ayrıldığımda 460 kuruluş vardı. Yani Cumhuriyet tarihi boyunca yapılana bu 5 sene içerisinde %70 ilave ettik. Bunun ancak %30'u kamu kaynağıdır. %70'i yine gönüllü insanların desteğiyle oluşturulmuştur. Gerçekten, Türkiye'de sokakta yaşayan çocuklarla ilgili çok önemli sonuçlar alındı. Belki bugüne kadar 30.000'e yakın çocuk o merkezlerden hizmet aldı be bunların de çok büyük çoğunluğu yaşama yeniden kavuştu. 1998-1999 yıllarında bu çocuklarla ilgili gerçekten büyük sıkıntılar vardı. Kırmızı ışıkta arabanızı durdurmazdınız, yolda yürüyemezdiniz. Sayıları o kadar çoktu. Bugüne gelindiğinde Türkiye'de çok şey değişti. Özellikle yoksulluk, işsizlik, çaresizlik arttı. O güne göre yoksulluk belki 5 kat arttı. İstanbul'da, Ankara'da çocuklar yine sokaktalar ama o kadar yok. Eğer o tedbirler o gün alınmasaydı iddia edebilirim, bugün pek çok insan sokağa çıkmakta zorlanabilirdi.

Sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte yaptığımız önemli çalışmalardan bir tanesi de S.H.Ç.E.K.' da toplum merkezleri idi. Biliyorsunuz ülkemizde 1950'lerden itibaren köyden kente çok büyük bir göç yaşandı. Bunun sonucu çok çarpık bir kentleşme yaşanmıştır. Son yıllardaki krizlerle birlikte bu çarpık kentleşme, buralardaki yoksullaşma, sosyal sorunlar daha da ağırlaşmıştır. Özellikle kadınlar ve çocuklar kente uyumla ilgili de çok ciddi sorunlar yaşamaktadır. "Toplum merkezleri" bir sosyal hizmet modelidir. 1870'lerde İngiltere'de başlayan bir uygulama. Türkiye'de 1960'lı yıllardan sonra yapılmaya başlanmış. Ama nedense geliştirilememiş. Karşı karşıya bulunan ihtiyaçlara ve sorunlara yönelik olarak koruyucu, önleyici, geliştirici sosyal ve kültürel faaliyetleri yine o mahallede yaşayan kişilerin katılımlarıyla yürüttükleri sosyal merkezlerdir. Biz bu toplum merkezlerini de çabuk fark ettik. Bu merkezleri geliştirmek üzere gerçekten önemli çalışmaya başladık. Ayrıldığım zaman 11 olan toplum merkezleri sayısını 60'a çıkarttık. Benim dönemimde İstanbul'da zannediyorum 7-8 tane toplum merkezi açıldı. Bu toplum merkezlerinde özellikle kadınlara ve çocuklara yönelik hizmetler veren, o mahallenin toplum bilincine yönelik sosyal dayanışmasını, sosyal kaynaşmasını arttırıcı faaliyetler veren merkezlerdir. 1997 yılının ilk aylarıydı. Yine Antalya'ya gitmiştim. Bu 11 merkezden biri de Kepez'deki toplum merkezi idi. Burada bir kadınla beni tanıştırdılar. Kadının 3 çocuğu vardı. Sayın bakanım, ben buraya geldikten sonra artık çocuklarımı dövmüyorum, dedi. Eşimle daha kolay anlaşmaya başladım, dedi. Ben burada çeşitli kurslara katılıyorum, çocuğum ben kursa katılırken yan odada arkadaşlarıyla oyun oynayabiliyor, dedi. çok mutlu olduğunu söyledi. Benim de çok dikkatimi çekti. Ben bakanlığım süresince toplum merkezleri ile özel olarak ilgilendim. Toplum merkezleri bu ülkede özellikle geliştirilmesi gereken merkezler. Camisi, okulu olan her yerde bir de toplum merkezi olmalıdır, diyorum. Camisi, okulu olan her yerde bir toplum merkezi olursa bu ülkede hiçbir şekilde gericilik, yobazlık olmayacaktır. Buna şiddetle inanıyorum.

Belediye başkanlarının sosyal konulara ağırlık veren sosyal belediyeciliği yaşama geçirmeleri gerekiyor. Sevinerek ve gururla söylüyorum, hem yakın bir arkadaşım hem de aynı partiden, aynı düşünceden insanlarız, Semai Öztürk bu konuda yaptığı çalışmalarla sadece İstanbul'da değil, Türkiye'de örnek sayılabilecek bir belediyecilik modelini geliştirmiştir. İstanbul Büyükşehir belediyesi çok büyük kaynaklar kullanıyor. Bu kaynaklarla sokakta yaşayan çocuklar sorunu, özürlüler sorunu 1 yılda halledilebilir. Yok edilir demiyorum. Ama yapmıyorlar. Neden yapmadıklarını anlamıyorum. Çok kolay yapılabilecek işler var. Bir mahalde bir yer kiralanıp 15 tane masa atıp, bir gönüllü öğretmen onlara orada ders çalışırken nezaret edemez mi? Bunu yapmak parayla ilgili değil. Bunu belediye çok kolay yapabilir. Özürlü bir çocukla beraber o ailenin yaşamı da sınırlanıyor. İşe gidemez, tatile çıkamaz, sinemaya gidemez, alışverişe çıkamaz çocuğu bırakıp. Bana göre ihtiyaç, bir anne iki saatliğine bir arkadaşına gidecekse, ya da bir günlüğüne tatile gidecekse çocuğunu bırakacağı bir yer olması lazım. Teşbihte hata olmaz. Türkiye'de insanların köpeklerini bırakmak için açılan yerler var. Ama özürlüler için yok. Bu sosyal çalışmalar içim bir formül vermek de doğru değil. Bu tamamen o işi yapanın yaratıcılığına kalmış. Bunları biraz fark eden, sorumluluk sahibi yöneticilere ihtiyaç var. Toplum olarak büyük işler peşindeyiz. Çok küçük kaynaklarla, çok küçük mekanlarda yapılabilecek işler var. Gazi Mahallesinde 60 metrekarelik bir yerde toplum merkezi kurduk. Bir sene sonra bir bağış aldık. 120 metrekarelik bir şantiye binasına taşındık. 6000-7000 kişi oradan hizmet aldı. Gazetede okudum, oradaki 40 kadın bir araya gelerek bir lokanta açmış. Şimdi sırayla lokantada çalışıp aile bütçelerine katkıda bulunuyorlar. Onlar belki de evden dışarı çıkamayan kadınlardı. Artık Türkiye'de sosyal sorunların üstesinden sadece devletin gelmesi mümkün değil. Yerel yönetimlere, sivil toplum kuruluşlarına çok büyük görev düşüyor.

Zannediyorum Ankara-Dikmen'de bir toplum merkezi açılışında toplum merkezlerini anlatırken, iki tane konuşmaya çıktı. Ben 58 yaşındayım, dedi. Ben okuma-yazma bilmezdim,çocuğumu telefonla arayamazdım, gazete okuyamazdım, buradan Kızılay'a gidemezdim, dedi. Ama buraya geldikten sonra bunların hepsini yapabiliyorum, dedi.

Soru - cevap

Gazetede okudum: yeni çıkan bir yasaya göre ekmek çala çocuklar cezalandırılmayacakmış. Bu hırsızlıktır. Bu konuda belediyelere bir görev verilemez mi? Aç kalan insanlar ekmeklerini belli bir yerden alamazlar mı?

Bu belediyelerin kaynaklarıyla orantılı hizmetler. Nüfus çok fazla ve açlık var. Yardımlar yeterli olmuyor. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfını da 5 sene süreyle ben yönettim. 2,5 milyar dolar kaynak kullandık. Fakirlere yardım ettik. Bizim desteklediğimiz aile sayısı 2,5 milyona yakındı. Bu da neredeyse 8-10 milyonluk bir nüfusa tekabül ediyor. Bu insanlar sosyal yardımlarla yaşamını devam ettiriyor. Bir sosyal devlet olarak bu yardımları daha da arttırmak lazım. AKP hükümetini seçim programında ve seçim sonrası acil eylem planında yoksullarla ilgili ciddi hedefler vardır. Toplumda bir beklenti de yaratılmıştır. Bir milletvekili arkadaşım aracılığıyla TBMM'de sordurdum. Benim görevde olduğum 1999-2002 yıllarında yapılan sosyal yardımlar nedir, şimdi nedir diye. Sosyal yardımlar onların kendi rakamlarıyla %50 azalmış durumda. Ama ne yazık ki bu konuda da medya hükümeti çok başarılı bir şekilde kamuoyuna sunmaya devam ediyor. En son 2002 yılında 620 trilyon yardım etmişiz. 2003 yılında bu 420 trilyona düşmüş. Enflasyonu düşününce bu yarı yarıya demektir.

(...)

Türkiye'de öteden beri merkezi yetkilerin idari yönetimlere devri bütün partilerin programında yer almış durumda. Ancak AKP hükümeti iktidarında bu beklenti kullanılarak ve AB' yi kalkan olarak kullanarak kendi düşüncelerine göre Türkiye'ye yeniden nizam ve intizam vermeye çalışıyor. Asıl sorun da bu. Türkiye'nin ulus-devlet yapısını bozulması ve devletin sosyal olma niteliğinin zayıflatılması söz konusu. Sosyal devlet, fakirin, fukaranın yanında olan devlettir. Bu gerçekten çok önemli. vatandaşlar devletin kendilerine dar günlerinde sahip çıkacaklarını bilmeleri toplumdaki huzurun en temel güvencesidir. Eğer insanlar gelecekte endişeliyse o insan zaten baştan sıkıntıya girer ve sorunları daha ağırlaşır. Devletin sosyal devlet olma niteliği ne yazık ki görmezden geliniyor. Ankara'da Down Kafe diye bir proje yapmıştık. Down sendromlu çocukları eğittik, onlara bir kafe açtık. Orada şimdi çocuklar servis yapıyorlar. Bu proje Avrupa'da, Türkiye'de ödüller aldı. Orayı şimdi dağıtmaya çalışıyorlar. Bu işletmenin zarar ettiğini söylüyorlar. Orası bir işletme değil. Orası bir sosyal merkez. Orası bir eğitim kurumu bana göre. aslında zarar da etmiyor. Orada 3 tane sosyal hizmet uzmanı çalışıyor. O insanların maaşını o kuruluşun masraflarına yazıyor. Zarar ettiğini söylüyor. Bu sağlıklı bir düşünce değil.

(...)

Laik ve demokratik cumhuriyet ile ilgili endişelerinize ben de katılıyorum. Bu konuda sivil toplum kuruluşlarının değil, Türkiye'de cumhuriyete inanmış insanların çalışmaları, tepkileri yeterli mi derseniz onu da yeterli bulmuyorum. Bizler bugün yaşadığımız her şeyi cumhuriyete borçluyuz fakat cumhuriyete inanmış insanlar kendilerini ve cumhuriyeti yeterince savunamaz durumdalar. İki aile düşünün biri babasından kalanı harcıyor, biri de çalışıyor. İkinci adam her zaman birinciyi geçecektir. Cumhuriyete inanan insanlar o rehavetle kendi ideolojilerine bile yeterince sahip çıkamadılar. O konuda kendilerini yetiştirmek gibi bir arayışa girmediler. Ama Atatürk karşıtları, cumhuriyetin kuruluşuyla savaşı kaybedenler o günden beri boş durmadılar. Hep kendilerini yetiştirdiler. Ama artık bizler duvara dayanmış durumdayız. Bu AKP iktidarının 6 ayda kurulup, 1 senede iktidar olduğu söyleniyor. Böyle bir şey yok. Eskiye dayanan sinsi bir hareketin bugünkü devamıdır. O zamandan beri kararlı bir biçimde çalışıyorlar.

(...)

Özürlüler konusu o dönem toplum gündemine oturdu. Çok önemli yasal düzenlemeler yapıldı. Şimdi bir şey yapıldığına inanmadığınızı söylüyorsunuz. Ben kısaca size izah etmeye çalışayım. En başta yapılan toplumda özürlülerle ilgili farkındalık ve duyarlılık yaratmış olmaktır. Sana göre Milli Eğitim bakanlığının 32.000 özürlüye eğitim verirken 60.000'e çıkması, özel eğitim kurumlarında 1500-2000 çocuk özel eğitim alabilirken bunun 26.000-30.000'e çıkması bir şey değil midir? Özürlü çalıştırma kontenjanı %2 idi. Kamuda ve toplumda 50kişiden fazla çalışanı olan yerlerin %2 özürlü çalıştırma zorunluluğu vardı. Buna uymamanın cezası o zaman 500.000-TL gibi komik bir rakamdı. Özürlü çalıştırmak yerine cezayı veriyorlardı. 1998 yılında bunu %3'e çıkardık. Cezayı da o zamanın parasıyla 70.000.000-TL yaptık. Bunu memur maaş katsayısın bağladık. Şu anda bir özürlü çalıştırmamanın cezası 770.000.000-TL. bunun sonucunda 2002 yılına kadar 30.000'e yakın özürlü kamu ve özel sektörde işe girdi. Onun dışında özürlü sağlık raporu yönetmeliği. Hastanelerde perişan oluyordu özürlüler. Onun dışında TSE özürlülerle ilgili protez ve yardımcı aletlerin standartları bizim çalışmalarımızla belirlendi. İmar yönetmeliğinde yapılan değişiklikler o dönemde yapıldı. Özürlü çocuğu olan ailelere sadece emekli sandığına bağlı aile eğitim yardımı alabiliyordu. 1997'den itibaren SSK'ya bağlı çalışan ailelerinde eğer özürlü çocuğu varsa eğitim yardımı almasını sağladık. Bu de bir şey değilse bir şey demiyorum. Kendi işini yapan özürlülere ve ücretli özürlülere vergi indirimleri sağlandı. Özürlülerle ilgili hizmet kuruluşlarının sayısında çok ciddi artışlar oldu. ben senin söylediklerini hak eden bir insan değilim. Bir şey yapılmadığına inandığını söylüyorsun. Avrupa'da ne varsa tamamı bizde var. ama yasada yazılması yetmiyor. Özürlü insanlara kimli kartı yönetmeliğini ben çıkardım. eskiden bir özürlü bir yerde kimlik bildireceğinde 10 tane rapor çıkarması gerekiyordu özürlü olduğunu anlatmak için. Bu bile önemli bir şey. Şimdi sorsam sana işleyişle ilgili eleştiriler yaparsın. Ben de yapıyorum. Yasada neler yazıyor ama hayata geçen belli. O yasaların daha çok hayata geçmesi için mücadele etmek hepimizin görevi.

Engelli vatandaşlar sokaklarda çok zor durumdalar. Buna nasıl bir çözüm getirilebilir?

Özürlü insanların önündeki en büyük engeller fiziki engeller. Özürlü insanların toplumsal yaşama katılmasını istiyoruz. Bu insan sokağa çıkamadıktan, yolda yürüyemedikten sonra istediğin kadar okul, kültür merkezi, tiyatro yap. Hiçbirinden yararlanamayacaktır. Dolayısıyla özürlülerle ilgili kentsel planlama çok önemli. Bu konu ilgili Bayındırlık Bakanlığı ile yaptığımız çalışmaların hepsinde yer almıştır. Bunu sadece özürlü olarak da düşünmemek lazım. Yaşlı bir insan da o kaldırıma çıkamıyor, o yolda yürüyemiyor. Bu bir eğitim meselesi. Belediye başkanının burayı niçin yüksek yaptınız, bir özürlü buradan nasıl geçer diye düşünmesi lazım. Selami bey mutlaka bunu düşünmüştür. Bir mühendis o yolu çizerken eğimin üzerine %10 yerine %5 yazacak. Bu kolay bir şey. Ama o mühendisin böyle bir sorundan haberdar olması gerekiyor. Duyalı olması gerekiyor. Sadece yasalarla olmuyor. Vatandaşın yapması gereken bir belediye başkanı bir kaldırım yaparken eğer ona dikkat etmiyorsa ona bizzat gitmek, faks çekmektir. Medyayı kullanmaktır. İmar yönetmeliğinde özürlülerle ilgili kriterler yer almıştır ama uygulanmıyor. Asıl sorun da bu zaten.

Bundan 4-5 ay önce özürlülerle ilgili bir sivil toplum kuruşunun genel kurulunda bir şey önerdim. Bu ülkenin %12'si özürlü diyorsunuz. Bunun %5'i ağır özürlü olmuş olsa ortalama 3 kişilik aileyi düşünürsek 20 milyon kişiyi, nüfusun neredeyse üçte birini ilgilendiren bir konudur. Siz bir kampanya açın ve yerel yönetimleri sorgulayın dedim. Ne yazık ki çok kolay bir şey değil ve yapamadılar. Sivil toplum kuruluşlarına çok büyük görev düşüyor. Bugün sizle olmaktan çok büyük memnuniyet duydum. Hepinize teşekkür ediyorum. Hepinize saygılar sunar, iyilikler dilerim.